Ehlibeyt (a.s) Haber Ajansı ABNA- Allah’ın adıyla
Kur’ân-ı Kerim’i tetkik ettiğimizde Yahudilerin genel olarak bozguncu ve kan dökücü bir millet olduklarını görmüş olacağız. Esirgemesi ve bağışlaması bol olan Rabbimiz bu millete birçok peygamber göndermiş. Ancak bunlar iflah ve ıslah olmayı tercih edeceklerine fitneyi ve kan dökmeyi seçip, Zekeriyya ve Yahya aleyhisselam örneğinde olduğu gibi kendilerine gönderilen peygamberleri bile katletmişler. En son İsa Ruhullah’ı (a.s) da çarmıha germek isteyen bu millet olmuştur. (Ayrıca Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.a) de suikast girişiminde bulunmuşlardı.)
Aziz’ün intikam ve şedid’ül ikâb olan Rabbimiz bu nankör milleti döktükleri kana ve çıkarttıkları fitnelere mukabil çeşitli musibetlere dûçâr etmiş. “Onlar (Yahudiler), nerede bulunurlarsa bulunsunlar, kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazabına / hışmına uğramışlar, miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” (Al-i İmrân:112) Bu ilâhî cezalardan biri de hiç kuşkusuz dünyanın muhtelif bölgelerine sürülmeleridir.
Buna mebnî olarak bu millet tarih boyu vatansız yaşamıştır. İki bin yıl aradan sonra içlerinden bir grup (Siyonistler) dünyanın neresinde olursa olsun bir vatan kurmanın derdine düşmüşler. Bu ideali taşıyanlar zaman zaman bir araya gelip konu ile ilgili fikir teatisinde bulunmuşlar. Görüş ve düşünceler ortaya atılırken kimileri Güney Amerika’yı adres göstermiş, bazıları da Afrika’da bir yurt edinme idealini ortaya atmış. Afrika’yı tercih edenler Uganda üzerinde yoğunlaşmışlar. Ancak bir türlü mutabakata, ortak bir görüşe varamamışlar.
Bir zaman sonra artık nihai bir karara varmak için ufak çaplı toplantılar yerine büyük bir kongre yapmaya karar vermişler. Kongre için ön hazırlıklar yapılmış, düşünce ve projeler yazılı metin hâline getirilmiş. Sonunda vatan edinme ideali taşıyan Yahudiler 29 Ağustos 1897 tarihinde İsviçre’nin Basel kantonunda Birinci Dünya Siyonist Kongresi’ni gerçekleştirmişler. Bu toplantıda ön plâna çıkan ve fikirleri benimsenen isim Theodor Herzl oluyor.
Bu sefer yurt kurulması için gösterilen adres ne Güney Amerika ve ne de Uganda.. İşaret edilen yer ne yazık ki, İslâm ümmetine ait bir belde olan Filistin toprakları oluyor. Oysa bu toprakların içerisinde olan Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir ve buranın kudsiyeti Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî ile eş değerdedir. Zira, Allah Teâlâ İsra Sûresi’nin 1’nci âyetinde Mescid-i Aksa ve çevresini kutsal kılıp tebcil ettiğini bildirmektedir.. Mescid-i Aksa ve çevresi yani tüm Filistin toprakları tıpkı Haram bölgesi gibi İslâm ümmeti nezdinde “namus-u ekber” konumundadır.
Ancak Siyonist Yahudiler bu işin vahim yönünü (bütün İslâm dünyasını karşısına almak), getiri ve götürüsünü hesap etmeden ideallerini pratize etmenin derdine düşmüşler. Kongrede yayınladıkları deklarasyondan sonra bu emellerine başta İngiltere ve Fransa olmak üzere birçok Avrupa ülkesinden onay alıyorlar. Ancak o topraklar henüz Osmanlı hakimiyetindeydi. Bu nedenle ilk olarak işe Osmanlı padişahı Abdülhamid’in kapısını çalmakla başlıyorlar. (Bu ne cüret, bu ne küstahlık? Padişahın bu tıyneti bozukları huzuruna kabul etmesi ayrı bir garabet örneğidir!)
Siyonist çete bir yolunu bulup Abdülhamid’in huzuruna çıkmayı başarıyor. Kendisinden adeta bir çiftlik kuracak kadar küçük bir toprak parçası talebinde bulunuyorlar. Abdülhamid, “O topraklar kanla alınmıştır, ancak kanla verilir” diyerek gelen heyeti huzurundan kovuyor. Padişah’ın kapısından boş dönen heyet soluğu tekrar İngiltere’de alıyor. Burada sessizce ve sinsice plânlar kurmaya başlıyorlar. Geçen zaman zahiren (!) adeta onların lehine işliyor.
Süreç içerisinde Milâdî tarih 1917-18 yılına geldiğinde başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’da birçok İslâm beldesi İngilizler tarafından işgal edilmiş oluyor. Bu dönemde Siyonistler boş durmayıp İngilizlerle işbirliği halinde Filistin topraklarına Yahudi göçü başlatıyorlar. Başta Avrupa’nın muhtelif ülkeleri ve Rusya olmak üzere dünyanın birçok bölgesinden akın akın Filistin topraklarına Yahudiler göçüyor. İlk zamanlar, yani eskiden beri o topraklarda ikamet eden Yahudi nüfus üç-beş bini geçmezken kısa bir süre içerisinde azımsanmayacak bir rakama ulaşıyorlar.
Cüretkârca yapılan bu göç ve işgal hareketinin arkasında yatan etken “Balfour Deklarasyonu”idi. Öyle ki, söz kunusu deklarasyonla İngiltere hem bölgeye yönelik işgalini ilân ediyor hem Siyonistlere Filistin topraklarını peşkeş çekiyordu. İngiliz bakan Arthur Balfour, Siyonistlerin lideri Lord Rotschild’e resmi bir mektup yazarak Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması için yeşil ışık yakıyor, yani teminat veriyor. Bu teminat mektubundan sonra Yahudi göçü hız kazanıyor.
Elbette ki bu olumsuz gelişmelerden Müslüman Filistin halkı rahatsız oluyordu. Nitekim zaman zaman bu rahatsızlıklarını ayaklanma ve başkaldırı ile ortaya koyuyorlar. 20 Nisan 1920 yılında bu sebeple Siyonist işgalcilere ve İngiliz hegemonyasına karşı büyük bir ayaklanma oluyor. Ancak İngilizler Siyonist çetelerle işbirliği yapıp bu ayaklanmayı kanlı bir şekilde bastırıyor. Bu yıllarda kısa aralıklarla sık sık başkaldırılar ve çatışmalar vuku buluyor. Ancak ezilen ve sindirilen taraf Müslümanlar oluyor. Çünkü bu mazlum halk başta Türkiye olmak üzere Müslüman ülkeler tarafından sahipsiz ve nâçâr bırakıldılar. (Burada büyük sorumluluk Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye’nindir.) Kısacası, tıpkı Balkanlar’da olduğu gibi Osmanlı’nın bölgeden çekilmesiyle yöre halkı olorta yerde biçare ve savunmasız kalmıştı. Bunu fırsat bilen hain düşman açıkça soykırıma girişmişti. Savunmasız Müslüman ahali elinde silah, techizat ve muharrib güç yokken düşmanla nasıl baş etsin? Elbette ki o dönemde Şeyh İzzettin Kassam ve Hacı Emin Hüseynî gibi yiğit insanlar bütün olumsuz koşullara ve bütün imkânsızlıklara rağmen çevresine topladığı bir avuç mücahidle düşmana kök söktürüp darbeler vurmaktaydı. Öte yandan büyük Şiî âlim Şeyh Muhammed Hüseyin Kâşifu’l-Gıta (Necfî) yayınlamış olduğu fetvalarla tüm İslâm âlemini Filistin davasına sahip çıkmaya ve cihada davet ediyordu.
Ancak ne yazık ki, şairin dediği gibi “dost bi ferma, düşman kavi” (dost vefasız, düşman acımasız ve güçlü) idi. Artık Siyonist çeteler İngilizlerin verdiği silah ve techizatlarla öyle bir güce ulaşmışlardı ki, çok rahat bir şekilde katliamlarını sürdürebilmekteydiler. Fütursuzca her tarafa saldırıyorlardı. Özellikle işledikleri insanlıkdışı vahşiyane cinayetlerle etrafa korku ve dehşet saçıyorlardı ki canını kurtaran o toprakları terk etsin.. 22 Temmuz 1946’da Kral Davut Oteli’ne yönelik bombalı eylem bu amaca matuftu. Bombalı saldırıda otel enkaz yığınına dönmüş 100 kişi dolayında sivil insan hayatını kaybetmişti. Ölenlerin arasında İngiliz vatandaşları da vardı. Gözleri dönmüş bu Siyonist çeteler böylesi terör yöntemleriyle etrafa dehşet ve korku salarak İngilizlerin bile bir an evvel bölgeyi boşaltıp terk etmelerini istiyorlardı. Meydan onlara kalsın ki işgal ettikleri topraklarda bir an evvel devletlerini kursunlar!
Bu ve benzeri olaylardan dolayı veya kendisine ihtiyaç kalmadığı düşüncesiyle İngiltere yavaş yavaş bölgeyi terk etmeye başlıyor. Bu süreç iki yıl kadar sürmüştü. 1948 yılının ilk aylarında İngiltere Filistin sorununu Birleşmiş Milletlere havale ederek bölgeyi tamamen terk etmiş oldu. İngiltere askerî birliklerini Filistin topraklarından çekerken silah, mühimmat ve techizatlarını Siyonist çetelere bırakmayı ihmal etmemişti. Silah ve cephanelerle tahkim edilen Siyonist katiller sürüsü daha da fütursuzlaşarak yeni yeni katliamlara girişmişlerdi.
9 Nisan 1948’de Irgun ve Lehi isimli Siyonist çeteleri gece saat 02.00 sularında Kudüs’ e 4 km mesafedeki Deir Yasin köyüne baskın yapıp korkunç bir katliama girişiyor. Megafon sesi ile ahaliyi köy meydanına topluyorlar. Evleri kundaklayıp ateşe veriyorlar. Köy meydanına topladıkları o savunmasız ve biçare insanları hiçbir ayırım gözetmeden dehşetengiz bir şekilde öldürmeye başlıyorlar. Yaşlısı genci, çoluk çocuk herkes kurşuna diziliyor, uzuvları kesiliyor, bedenleri parçalanıyor ve gözleri oyuluyor. Genç kızları ve genç bayanları ise çırılçıplak soyarak elleri bağlı vaziyette cemselere doldurup askerî karargâhlara götürüyorlar. Bu biçareler götürüldükleri karargâhta günlerce tecavüze uğruyor ve ardından onlar da katlediliyorlar.
Bu mazlum insanlar İsraillilere taş mı atmışlardı, roket mi fırlatmışlardı, adam mı kaçırmışlardı, tacizde mi bulunmuşlardı? Cezalandırılmaları için bir suç mu işlemişlerdi? Bugün yapılan katliamlarda Filistinlileri suçlayan içimizdeki bazı beyinsizler, “Onlar da kaşınmasınlar, rahat dursunlar, taş, roket atmasınlar” diyerek adeta Siyonist İsrail’i haklı çıkarmaktadırlar. Peki Deir Yasin sakinleri ne yapmışlardı da bu katliamı hak etmişlerdi? “Diri diri toprağa gömülen o minik çocuklar hangi suçtan dolayı öldürülmüşlerdi?”
Bu caniler, bu insanlıktan nasibini almamış canavarlar işledikleri tüyler ürpertici vahşilikteki cinayetleri, yaptıkları katliamları ibadet kastıyla Tanrı emri olarak yapmaktadırlar. Zira kutsal kitapları olan muharref Tevrat onlara bu emir ve talimatı vermektedir: “Sen benim topuzumsun, cenk silahımsın. Seninle milletleri kıracağım, ülkeleri helâk edeceğim. Ve seninle erkeği kadını kıracağım. Ve seninle kocamış adamı ve genci kıracağım. Ve seninle ere varmamış genç kızı kıracağım. Ve seninle çobanı ve sürüsünü kıracağım. Ve seninle çiftçiyi ve çiftini kıracağım. Ve seninle valiyi ve kaymakamı kıracağım.” (Yeremya:51/20-23)
“O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin. Onu ve onda olan her şeyi ve hayvanlarını yok edeceksin.” (Tesniye:7/16)
“Ele geçenin bedeni delik deşik edilecek. Yakalanan kılıçtan geçirilecek. Yavruları gözleri önünde parçalanacak. Evleri yağmalanacak. Kadınların ırzına geçilecek. Hamile kadınların karınları deşilecek.” (İşaya:15-16)
Tahrifata uğramış Tevrat’ın hükümleri böyle. Bunların Allah kelâmı olması mümkün mü? Ancak Siyonist Yahudiler bütün bunları Allah’ın emri olarak algılamakta ve bu minvâl üzere ibadet kastıyla cinayet işlemekte ve vahşet örnekleri sergilemektedirler. Oysa Yüce Rabbimiz muharref Tevrat’ı İncil ile ilga etmişti. Ama bunlar İsa Ruhullah’a düşmanlık edip onun getirdiği şeriatı, yani İncil’i inkâr ettiler. Sonrasında Hıristiyanlar’da da din algısı değişti ve İncil’i tahrif ettiler. Tahrif ettikleri dinleri adına “Haçlı Seferleri” düzeleyerek onlarda Siyonistler gibi pekçok kez Müslüman kanı akıttılar. Ve hâlâ da akıtmaktadırlar. Bugün İngiltere, Fransa ve Amerika tarihteki “Haçlı Orduları”nın günümüzdeki versiyonudur. Ve Siyanist katil sürüsüyle işbirliği hâlindedirler…
Kızılhaç Filistin delegesi Jacgues de Reynier ve BM gözlemcileri Deir Yasin köyünde işlenen hunharca cinayetleri rapor etmişlerdi. Ancak ne yazık ki, Birleşmiş Milletler bu canavarca işlenmiş katliamlara sessiz kalmıştı. Birleşmiş Milletler eğer o gün gereken tavrı sergileseydi, yani kuruluş amacına matuf (zulme uğrayan mazlumun hakkını savunma adına) hareket ederek, işgale yeltenmiş katiller sürüsüne müdahale etseydi İsrail diye bir devlet kurulmamış olacaktı. Ve o cinayetlerden sonra günümüze kadar işlenmiş olan Batı Şeria, Kudüs, Gazze, Nablus, Sabra, Şatilla, Cenin, Kana katliamları işlenmemiş olacaktı…
Siyonist katiller sürüsünden bir başka fütursuzluk örneği: Deir Yasin katliamının baş mimarı Menahem Begin İsrail işgal devletinin ilânında halkına yönelik yaptığı konuşmada diplomasi diline ihtiyaç duymadan gururla ve gayet pişkince şu ifadeleri kullanıyor: “Eğer Deir Yasin olmasaydı, İsrail Devleti kurulamazdı. Bu operasyonu gerçekleştirme onuru sadece Irgun’a ait değildir, Shtiron ve Balama örgütlerindeki arkadaşlarımıza da teşekkür ediyorum.” Evet, ne acıdır ki, Siyonist işgal devletinin temeli mazlum Deir Yasin sakinlerinin kanları üzerine bina edilmişti. Bu korkunç cinayet karşısında Birleşmiş Milletler sessiz kalmış ve canlarını kurtaran binlerce Filistinli dehşet ve panik içerisinde yollara düşüp Lübnan, Mısır ve Batı Şeria’ya kaçmıştı.
Hızını alamayan Siyonist canavarlar Dueima, Havaliya, Lida ve diğer köylere yönelerek saldırıya geçiyorlar. Bu köylerde de Deir Yasin’de işledikleri vahşetin benzerlerini sergiliyorlar. Bunu El-Fira, Tantura, Hayfa, Celile – Safsat (Hiram Operasyonu) ve El-Halil – Davaima katliamları takip ediyor. 10 gün içerisinde canını kurtarabilen 60 bin dolayında Filistinli köylerini-kasabalarını, doğup büyüdükleri topraklarını terk etmek zorunda kalıyor…
Peki, böylesi bir trajedinin, böylesi bir soykırımın yaşandığı esnada Birleşmiş Milletler Kurulu ne işle meşguldür acaba? Kurul toplanıyor ve uzun uzun müzakereler yapıyorlar. Çıkan sonuç ise tarihe kara bir leke olarak geçecek cinsten! Çakallar sürüsüne altın tepsi içinde “devlet” ikram ediliyor. Aslında Birleşmiş Milletler’den bundan başkası da beklenemezdi. Zira Yahudi ve Hıristiyanlar birbirlerinin velileridirler. Birleşmiş Milletler’in daimi üyeleri Hıristiyanlardan müteşekkil… Müslüman ülkelerin ise esamesi okunmuyor, onları kaale alan kim? Bir de onların dümensuyunda, onların güdümünde hareket edenlere ne demeli? Bakınız Birleşmiş Milletler Kurulu sözde uzun müzakerelerden sonra 33 ülkenin “evet”, 13 ülkenin “ret” ve 10 ülkenin “çekimser” oyu ile İsrail işgal devletini ilân ediyor. Bu karar sonucu Filistin topraklarının % 56, 5’u Yahudilere, % 43, 5’u Müslümanlara verilmiş oluyor. Bu kahpeliğin ilân edildiği gün, yani miladî 14 Mayıs 1948 tarihi Müslümanlar için kapkara bir gün oluyor. Bu ilânı ilk onaylayan ülke ABD, ikincisi ise Türkiye oluyor. (Bu zillet bize yeter!)
İlk zamanlar hiçbir Arap ülkesi İsrail’in varlığını onaylamamıştı. Siyonist çetelerin işlemiş olduğu cinayetler zaten ortadaydı. İsrail tehdidi sadece Filistin halkına yönelik değildi. Ancak bölgedeki Arap ülkeleri büyük bir aymazlık ve büyük bir gaflet içerisinde adeta “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” deyip Siyonistlerin işlemiş olduğu insanlıkdışı cinayetleri sessizce izliyordu. Oysa sıra bir gün kendilerine gelecekti, ama farkında değillerdi…
Ne acıdır ki, İsrail işgal devletinin ilânından beş yıl sonrasına kadar tam 385 köy canavarca işlenen cinayet ve sistematik katliamlarla boşaltılmış oldu. Boşalan köylere ise göçmen Yahudi aileler yerleştirildi. Seneler birbirini kovaladıkça işgal de bütün hızıyla devam etti… Deir Yasin katliamını gerçekleştiren çete üyeleri ödüllendirildi. Kimi bakan, kimi genelkurmay başkanı oldu. İkisine de başbakanlık verilmişti. Bunlardan biri Menahem Begin diğeri ise İzak Şamir’dir. Sonrasında Sabra ve Şatilla kasabı olarak anılan Ariel Şaron’da başbakan olmuştu. Ayrıca katil Menahem Begin modern Batı tarafından Nobel Barış Ödülü ile taltif edilmişti. (Kahpe Bizans!)
Batı sadece ödül vermez! Her türlü silah ve teknoloji yardımında da bulunur. Ayrıca Yahudi işadamları tarafından milyon dolarlar Tel Aviv’deki bankalara akıtılır. ABD ise modern savaş uçaklarıyla İsrail ordusunu donatmaktadır. Tanklar, toplar hakeza.. Kaniçici İsrail 1953 yılında katliamlarına tekrar hız verir. (Ne zaman ara vardi ki?) Kibya köyüne yaptıkları baskınla yine her zaman olduğu gibi hiçbir ayırım gözetmeden savunmasız yaşlı, kadın, erkek ve çocuk ne varsa kurşuna dizerler. Bütün bu yaşanan insanlık trajedisine ise her zamanki gibi Birleşmiş Milletler ve dünya devletleri sessiz kalır. Bunu fırsat bilen canavar İsrail kesintisiz bir şekilde katliamlarına devam eder. 19 Ekim 1956’da Kefer – Kasem katliamına imza atar. Katliam tamamen vahşet içeriklidir, canavarcadır.. Bu köy Tel Aviv’e 20 km mesafededir. 13 Kasım 1956’da ise Batı Şeria’nın Samu köyüne saldıran caniler burada da şimdiye kadar işledikleri toplu cinayetlere bir yenisini eklemiş olur.
(Devam edecek)
Ali Erdem